Düşünceden Önce: ‘Yer ve Mekân’

İnsanlık düşünsel varoluşun ilk zamanlarında yaşamsal fonksiyonlarını kavrama sürecini bilme ve anlama üzerinden gerçekleştirmiştir. Şehirler kavramsal boyutta insanlardan oluşan bir toplamın aynı ortak gayeyi paylaştığı üzerinde ve çevresinde zaman dediğimiz faktörün geçişini sağladığı yer ve mekansal bir boyuta indirgenmişti.

Zaman aralıklarının sadece gece ve gündüz üzerinden geçişken arz ettiği bir yaşamsal anlayışın bir mekân ve tarz üzerinden gerçeklik ortaya koyması haliyle zor bir aşamanın ortasında olmanın temeli üzerinde bir takım düşünceler ortaya koymaktadır.

Şehri fiziki boyutlarıyla kavramaya çalışan ilkel toplumlar, zaman ve mekân aralığında kendisini kolaylaştırıcı etkenin doğruluğunu ve gerçekliğini aramaya başlamış ve ilerleyen tarihlerde yaşam alanlarında ortaya çıkan keşifler ve icatların kapısını aralamıştır.

Bilim tarihi bunları insanlığın gerekliliği üzerinden anlamaya çalışmıştır. Bilimsel yöntemlerin insan temelinde ele alınan çalışmalar olduğunu tartışmaya gerek yok sanırım. Fakat insanların bilme ve anlama isteminin hangi aşamalarda olgunlaştığını ve somutluk kazandığını ortaya koyamazsak bir sorunun yanını hep eksik bırakmış oluruz.

Burada ele alınan meselede gelişmişlik düzeylerinin açıklamada yetersiz kalan noktaların ilerleyen yüzyıllarda büyüyerek genişlediğini göreceğiz.

O dönem toplumların mitolojik anlatılarını hep bir mekân ve yaşam alanlarının ütopyası üzerine inşa etmesi ise sözünü ettiğimiz anlama ve bilme isteminin ilk bakış açılarını gözler önüne seriyor. Felsefenin mitolojiden aldığı mirası düşüncede belirli bir yönteme kavuşturması bilimsel çalışmaların öncesi ve sonrası üzerinden büyük bir nimet olduğunu göstermektedir.

Peki, bu bakış açılarından yola çıkarsak konunun şehir hayatı ile ne gibi bir anlam taşıdığına bakalım. Tarihsel metodoloji toplumların ve içinde yaşadığımız hayatın o günkü şartlar içerisinde doğup geliştiğini ve yok olduğunu açıklar. Bu meseleyi ise ‘olay’ dediğimiz zincirin bir devamı ve kopuşun doğallığı üzerinden açıklamaya çalışır.

Peki ya öncesi? Bu soruyu başa dönerek biraz açalım, insanlık gerekli araç ve gereçleri icat ettikten sonra yaşamını bir düzeleme oturtuyor ve sonrasında felsefe ve bilim başlıyor. Peki, insanlar yeryüzünde geniş bir coğrafyanın tam ortasında buna neden gerek duyuyor? Çünkü yaşamak için, buraya dikkat edelim yaşamın şu zamana kadar bir alternatifi olmadığı için insanlar ilk önce içinde nefes alacakları bir alana ihtiyaç duymuşlardır. Göçebe ve yerleşik hayata geçen toplumları ayırırken, yerleşik hayata geçişin sonrası hep bir gelişmenin eşiği olarak gösterilmiştir.

Oysaki hatalı bir yaklaşım olduğunun altını çizmemiz de fayda var. Göçebe toplumlar bu yeryüzünde yerleşik yaşamın doruklarını görenler olmuştur. O toplumların birikimleri sonraki kuşakların üretimini etkilemiştir.

Bizler burada ilkel dönemde şehrin anatomisini çıkaracağız. Şehir dediğimiz adeta bir kültün korunağı haline gelmiş durumda. Ayak bastığımız her alanın şehir ve yaşam aralığında birer mekân oluşturduğunu belirtirsek tarihsel çıkarımları çok daha iyi anlayacağız.

Çünkü toplumlar nefes aldıkları her dönem bugünkü şehir yaşamının tüm gerekliliklerini yerine getirmişlerdir. Kabile ve topluluk üzerinden giden tarzlarda bile aslında Aristo’nun Politik İnsan kavrayışını hep göreceğiz.

Demokrasinin, Antik Yunan düşüncesinden çok önce bir düşünce olarak var olduğunu yine bir Antik Yunanlı Aristo ifade etmiyor mu? Politik İnsan, doğal ve gelişim de insanların zaten var olduğu bir yönetme ve yönetilme sistemine adapte olduğunu açıklar.

Eğer insan bu şartların doğal taşıyıcı ise ve insanların oluşturduğu yaşam alanlarında bu sistemin doğal süreçte yansıyacağını düşünürsek şehirlerde demokrasi anlayışının çok ama çok eskilere uzanacağını söylemek zorundayız.

Çünkü Antik Yunan ‘da ele alınan demokrasi belirli bir yöntemin üzerinde geliştirilmiştir. Bu yöntemi politik alanda değerlendirebiliriz. Ancak biz burada demokrasinin insan ve yaşam alanlarındaki yansımalarından bahsedersek bu gelişmenin tarihsel bağlamda ciddi bir birikim olduğunu göreceğiz.

Bilme istediğinin aslında bir kabul olduğunu belirtelim, Fatih Sultan Mehmed’in Fetih’ten sonra kaleme aldığı Tehafut el-felasiye adlı esrinde Hz. Ali’ye nispetle, insanoğlunun en önemli kaygısının ‘yer’ sorunu olduğunu, bu nedenle insanın yerini bilmek istediğini belirtir.

Sultan Mehmed insanın ontolojik olarak varlığını kanıtlamaya çalıştığı ilk zamanda kendisine ait bir aidiyet konumu aradığını yaşam alanı belirlemek istediğini vurgulamıştır. Burada mekân özelinde bir arayışın olduğunu görüyoruz.

Yani insanlık tarihsel gelişmelerin yeşereceği bir yer aramaktadır. Bu süreç insanların toplumlar halinde belirli bir kavram oluşturmaya başladığı ilk zamanlarda mekân ve yaşam mecburiyetinin giderilmesi ile başlamıştır.

İnsanın temel doğası ve yapısı dünya içinde var olmak olduğundan onun özünde mekansalllık vardır. Bu nedenle insan-mekân-şehir-yaşam durumları ne zamanki bir bütünlük arz eder işte o zaman tarih başlamış olur.

Sözü uzatmadan farklı bir bakış açısını ortaya koyalım, siyasal sistemler, yöntem metotları ve teori bu kavramların somut hale gelmesi içinde yaşadığımız yeryüzünde bir mekân özelliğinin arayışı içerisinde tezahür etmiştir.

Mekânlar bazen çadır olmuş bazen de topraktan yapılmış daireler ama genel de bir mekân üzerinde gelişen onun içerisinde anlam bulan ve değiştiren duruma işaret etmiştir.

Burada ele aldığım konu şehir ve mekânların insan yaşamının bir sonucu olarak tüm gelişmelerin beşiği olduğudur. Bunun içerisine bugün tartışacağımız demokrasiyi rahatlıkla konumlandırabiliriz.

Demokrasiyi daha geniş bir düzlemde ele alalım. Düşüncenin sistemleşip gelişmesinde kişiler kadar o günün belirli simgesel boyutları da vardır. Parlamento dediğimiz vakit burada anlam taşıyan vurgu bir yönetim sisteminin parçasıdır. Ancak tarihte parlamentoların mekân özelliğiyle anlam bulduğu, asli görevini o minvalde gerçekleştirdiğini göreceğiz.

Örneğin, Roma Parlamento’sunun girişinde bir söz vardır; ‘Roma bir günde kurulmadı’Roma’nın kuruluşuna simgesel bir anlam kazandıran bu bina kuruluş sistematiğinin mekân ile özdeşleştiğinin bir göstergesi konumunda.

Dahası o dönemden sonraki yüzyılları etkileyecek düşünce sistemlerinin de asli bir mekân üzerinden inşa edildiğini görmekteyiz. Örneğin, Antik Roma yöneticilerinin geniş hükümet yetkisini sembolize eden ucunda balta bulunan bir çubuk demetinin adı olan Latince ‘fasces’ sözcüğünden ileri gelir. Aynı simge daha sonraları Fransız Devrimi sırasında Aydınlanma anlamında, halkın elindeki devlet gücünü temsil etmek üzere kullanılmıştır.

Bu simgenin Roma hükümet  binalarında görsel açıdan yer bulması bir nevi devletin otorite unsurunun mekanlardaki tezahürünü yansıtmıştır.

İnsan düşüncesi, kendi hayat tarzını oluşturmakla kalmamış, oluşturduğu hayat tarzını yaşam alanlarına kanalize etmiştir. Bunun politik bir tara olabileceğini anlattık. Ancak bir şehrin kimlik olarak taşıdığı anlam bazen farklı bir zaman ve mekân denklemi içerisinde gerçekleşir.

Örneğin İstanbul’un fethi; Turgut Cansever, mekânda yer açma yer kaplama ilişkisini tevhid üzerinde anlatır. Tarihte ilk kez Müslümanlar tevhidi salt inanç düzleminden çıkararak mimariye dolasıyla şehre yansıtmışlardır. Bu nedenle İstanbul 1453’ten ziyade esasen ‘mimari tevhidini’ yakaladığında fethedilmiştir.

Bu düzlemin açıkladığı olgu aslında şehirlerin ne kadar geçişken bir konuma sahip olduğunu gösteriyor. Bu geçişkenlik sadece bir şehrin tüm unsurlarına sahip olmakla kalmıyor, inanç kültürel, politik ve hatta ekonomik düzlemi de içinde barındırarak gelişim seyri izliyor.

Bugün asırlardır içinde yaşadığımız şehirlerin gelişimini belirleyen düzlemi doğru kodlayamaz isek kadim ilkelerin uzağında farklı bir inanç ve kültürel unsurun belirlediği bir yaşam-mekân problematiğine geçmiş olacağız.

Dahası bu seyir şehirlerimizin kendi doğasına yabancılaşması sonucu doğurmayıp içinde yaşadığı insanları ve toplumları kendi dünyasına yabancılaştıran bir duruma itecektir.

One Response

Bir yorum yaz

error: İçerik Koruması!